İyi değilsin diyorlar

Bu aralar sürekli ‘iyi değilsin’ diyorlar. Hayır! Kabul etmiyorum. Siz ‘iyi’ değilsiniz asıl siz ‘kötü görünüyorsunuz’. Yitirdiğim umutlarımı, vazgeçişlerimi, seslenişlerimi, bu güne kadar çırpınışlarımı, mücadelemi fark edemeyecek, anlayamayacak kadar kötü! İftiralar savuruyorum beynimin içinde beni anlamayı seçmediğinde! Mesela hiç başınıza gelmeden anlayabildiniz mi yoksulluğu? Anne yoksulluğunu, evlat yoksulluğunu, baba, kardeş, aile, arkadaş, konu komşu yoksulluğunu… Hiç birisi kalbinizden çıkmadan onun boşluğunu? Peki hiç bile bildiniz mi gözü görmeyen, hayatında hiç duymamış, yürümemiş, koşmamış… Çocukluğu, gençliği, yılları çalınmış bunca hayat tartılmaya kalsa senin hayatında hangisi ağır basardı? Bir gece kaybından uyumamış insandan kaçını biliyorsun hayatından… Sevildiğine hiç doyamayacak kadar aç, susuzluğunu anlatamadığı zaman hırçını kim bilir ki yaşamadan? Ben bildim! Yaşamadan şahit olduklarımla bildim. İlla başıma gelecekse sen gel istedim. Tüm bu kalbime kadar acıyarak hissettiğim dertlerden en kolayı sen olduğun için seni seçtim. Kaybederim, ederimi derine gömerim. Tüm kaybedişlerin bahanesi sen ol istedim. Çünkü o zaman kalbimin sızım sızım sızlayan tarafı bile yüzümü gülümsetiyordu. Sana dünyanın en güzel kızını diledim. Çünkü benim güzelliğim yetersizdi bu acıları örtmek için. Gerçekten koca bir ağız dolusu gülüşümle görmediğini ve duyamadığını anlayınca vazgeçtim. Bak şimdi hiç güzelliğim kalmadı bu aralar. En sevdiğim siyah için en azından elle tutulur bir acı var. Hiç yetmeyecek bir mucize olmadan. Sen bir daha hiç olmayacaksın! Bu karar kesildi çünkü sende artık ‘kötü görünüyorsun’. Ben iyi görünmüyorum. Ama ruhum hasta değil, beynim hasta değil. Siz hasta olduğunuz için bencilliklerinizle ben hasta görünüyorum. Tutunamayışım sebebi benim kötü olmam değil. Neyse… Yine bahar gelecek ve bu sefer bende aşkı hakedeceğim hiç uğraşmadan. Bu sefer hiç çaktırmadan gözlerine baktığımda ‘iyi görünüyorsun’ diyeceğim. Siz iyi görünün ben iyi olayım…

Tarihe Salgınla Tanıklık

Şimdi güncel kötü haberlerden bahsetmeyeceğim. Ülkece hafife aldığımız virüs hiç umrumda değil. 23 yaşında bu dönemde kaybedecek pekte bir şeyim olmadığını tahmin edersiniz. O yüzden bu kısmı ve virüsü şöyle özetleyeceğim “Benim kaybedeceğim yok sevdiklerimden başka ve kazanacağım bir gelecek ihtimali var onda da sadece sevdiklerimi istiyorum.” Ben bu yazı da gündem dışı konuşup, kendi gündemimi bana hatırlatacağım. Bu kendime seslenişten bir cümle kondurursam açıklayıcı olacak her şey: Hey Canım Kendim !!! En sevdiğim ve hayatta kalmayı başarmış kendim! Yıllar sonra sen bu satırları okurken bu geceyi unutma. En sevdiğin İzmir’li, seni prensip ve yıkılmaz disiplinine hayran bırakan ve yıllarca peşinde bir kahve içmek için koşturan ve bu ‘peşinde koşturma’ tabirini bizzat uygulayıp sabahın 7’sinde Dalyan rampalarında da seni epey geride bırakan arkadaşın Sayın Gülgeze şuan hayatının işini bulmuş, soy ismini ilk duyuşta anlayacak ve telaffuz edecek kadar zeki, algıları açık, kariyer sahibi, sportif virgülleri bitiremeyecek kadar çok ve iyi bir Esmeriyle birlikte. En güzeli de bu insanın mutlu olduğunu biliyorsun. Demek ki hala bir şekilde iletişimdesin. Şimdi Sayın Gülgeze ve harikulade hayatından da bahsetmeyeceğim eminsin huzurlu o… Ne mutlu Sayın Gülgeze hayatının en ihtişamlı yıllarını geçiriyor… Neyse kendine bakınca da yıllar önce hiç beklenmedik bir anda Sayın Gülgeze seni uyardı. Ufak ama derinden etkileyen bu uyarış sana Karantina Günlerinin en büyük öğretisi oldu. Seni hafifçe sarsıntı içine sokan bu farkında olunmayan kelimeler hayatının sıçrayışını gerçekleştirdi. “Fazla düşünmek” bir şeyleri sana getirseydi 23 de seni bataklığına çekip tüm renklerini soldurmazdı diye düşünmeye başlamazdın. “Hayatın hakikatini” henüz tarihte bulan bir “akıllı” bulamadığına göre ‘sen niye uğraşıyorsun?’ deyip (Uyandın). Günü bir türlü aydıramayan sen o günü aydırdın. Sabah oldu ve ilk kes hayatında kendini dinlerken kendin için bir şeyler istedin. Tabii ki o isteklerin, o dönem de şimdikiler gibi değildi. Gençtin. Tecrübelerin sana hep başka insanlara istekte bulundurdu. Dünya değişmedi. O zamanda böyleydi. Zaman değişti. Değişen tüm zamanlarında sen o gün bir şey istedin. İstemeyi bilmek ağır geldi. Mahcup hissettirdi ilk. Kendine bir şeyler dilemek ‘varoluşun en normal şeyini yıllarca kendine ne diye vermedin?’ sorusunu sordurdu. Cezalandırdın!!! Buldun o gece. Aslında doğuştan varolan rengin seni buna mecbur kılmıştı. Sana verilen bu renk ait olduğun bedene, sahip olduğun beden de kazandığın düşüncelere, düşünceler edindiğin tecrübelere uyuşmuyordu. ‘Deli cesareti’ denecek kadar tuhaf olan özgüvenin sana yıllarca uyuşmazlıktan başka bir şey getirmedi o geceye kadar. Bolca bilmek istedin. Bilgi seni doğuştan sahip olduğun ‘şımarık çocuğu’ görüntüne uyduğramadı. Ait olduğun beden seni kadın yaptı. Kadın olman yaşın büyüdükçe ‘şımarmaya’ uymadı. Bu düşünceler seni tecrübelere götürünce özgüveninle karşılaştığın tüm insanlar senin kadar uyumsuzluğun içinde değildi. Mesela birileri hem kuş olup hem de bir böcek olamazdı. Birileri sadece biri olabilirdi. Biliyordun o gece herhangi bir ruh hastalığın yoktu olsaydı anlaşılırdı. Uyumsuzlukların seni normalin dışına çıkartıyor ve bunları tecrübe olarak görürken özgüvenin olsada ‘kendin için yaşama’ yı sana yasaklıyordu. Kendine asla o geceye kadar itiraf etmediğin yasakladığın ‘bencil’ düşünceleri. Oysa biliyordun insan olmanın gerektirdiği ilk kuraldı ‘ben’ olma. Zaten ‘ben’ olmadan ‘sen’ olamazdın. Saygı duydun kendine bu zamana kadar marifet sandın yaşattığın tüm işkenceleri kendine. Kimsenin seni cezalandırmasına gerek yoktu. Sen hiç hata yapmamıştın aslında sen hep kendini cezalandırdığın için orta da gözüken bir ‘hata’ da bulunamıyordu. O gece tüm isteklerini yazdığın için şanslı hissettin. Bu günü senini oluşturan o geceydi. Nereler de olduğunu ilk kes bilmiyorsun hayatında. Aslında belki de ilk kes nerede olduğunun pek önemi yok. Sonuç olarak sen o gece farkettin ve artık tüm seçimlerin ona göre şekillendi. O yüzden Sayın Gülgeze yıllar şimdi ve yıllar sonra bu satırları okuyacak kadar yaşarsa ve sende öyle ona tekrar bir teşekkür edeceksin buradan. Teşekkürler Sayın Gülgeze bir arkadaşını kendi yarattığı azaptan ve ‘benlik’ kavramının ‘benliğine’ ulaştırdın….

Karmaşık Sayılar Problemleri

Karmakarmaşık

Matematik öğrenmediğimden olabilir diye düşünmeye başladım son zamanlar. Mesela havuz problemi, kümeler, açılar, yaş problemleri mesela… Hayata edebiyatla bakmak işime geldi. Romantikti o zaman.Tarihle bakmak da kolayıma geldi. Hazırdı. Ama içime bakmak yeterli olmadı bunlarla. Yaş problemi çözseydim zamanın da ilgilenseydim Ali Ayşe’ nin kaç katı yaşamış… Dik açıdan bakabilseydim acılara… Küme küme böle bilseydim insanları… Musluğu açıp doldursaydım aşkları… Ben bunları öğrenmek istemedim. Hiç merak etmedim arada ki ‘mutlak değer’ in dışına çıķan eksinin eksi olduğunu bilmek istemedim; ilgilenemedim rakamlarla, sayılarla… İnan aşık oldum! Bir gün bir çocuk sevdim ve gerçekten üç yüz altmış dereceydim. Sonra vazgeçtim. Kümeleri ayıramadım çünkü “Evrensel Küme” bana yetti. Şöyle bir havuz hesabı da yapamadım ki ne zaman taşacağımı bileyim… Bana eşit ağırlık olduğumu söylediklerinde ben hangi tarafa yük olacağımı, nereye doğru ağırlıklar koyacağımı da bilemedim. Şimdi hiçbir tarafım almaz oldu bilgi. Cahil değildim, bilgin sayılmazdım herkes kadar problemim vardı elimde ve herkes kadar kapasitem. Bu matematiği ögrene bilseydim ne kadar da çözebilirdim lüzumsuz insanın uzayda kapladığı alanı… Olasılıkların matematik kısmı çıkınca karşıma tüm olasılıkları felsefi olarak kabul ettim. Ampirik şeylerle uğraşamadım ama tüm sonuçları sana çıkardım. Şimdi tüm ihtimallerle bir muhasebe deftere tutmaya kalksak matematik bilmeden yıl sonu hesabını nasıl tutarız? Ben toplama ve çıkartma öğrenmeden tüm yılları kapata biliyorum. Kar veya zarara gerek yok yılları dolduruyorum. Bu bilgisizliğimle varoluyorum ama tutanamıyorum. Çok bilinmeyenli denksiz halim kısaca bu. Gerçekten hayatın her yerinde matematik varken ne diye göstermediler zamanında?

Ne olacağız?

Doğru soruları sormaya başladığında insanlar çoğu zaman felaketleriyle karşılaşıyor. Kavramları karıştırdıkça karıştıran bizler nereye varacağımızı bilmezken nasıl kararlar verebiliriz? Burada çok fazla sorular yazıyorum bazen ben bile sıkılıyorum yazdıklarımdan. İnandığın tüm düşüncülere karşı zaman acımasız davranıyor. Ne yazık her hangi bir insanın sana acıması. Oysa acısın diye anlatmaz derdini anlatanlar. Derdini dinlerken istemsizce ‘kıymaya bilirsin’ kıyımlar halinde yaşanan hayatımızda her kafanı duvara çaktığında ders olmaz sana. Dibe çakmak tekrar tekrar aydınlatmaz seni. Bu aralar yeni bir şey deniyorum hayatımda. Her şeyi kadere bağlayıp kaybetmeyi… Kimsenin kimseye bir iyiliği dokunmazken ne çok dokunan şey oluyor insanın hayatında. Sorun değil ben yinede vazgeçmeyeceğim benliğimden. Alındıklarımda haklıyım alamadıklarımla haklıyım. Bu kadar kaybetmek tekrar tekrar tekrar beni rahatsız etmiyor. Sadece iyi olmak istiyorum kimselere zarar vermeden. Kazanacaksam da kimseyi rahatsız etmeden kazanmak kimseye rahatsızlık vermeden başarmak istiyorum. Bunu yapabilecek miyim? Bu kadar dikkatliyken yapmam mümkün değil biliyorum. Tüm bağımlılıklara karşıyken bir gün hayata bağımlı olduğumuzu fark ettim. Has siktir! Bundan sağlam bir çelişki olabilir mi? O zaman sigaraya geri başlamak mantıklı değil mi? Sigaranın verdiği zararların hepsini zaten şehir hayatı veriyor. Ne olacağız şimdi? Hayatımı terk edelim? Neyse ben bu aralar her şeyi kadere bırakıyorum. Sana bırakmanı tavsiye etmiyorum. Çünkü berbatmış kaderci olmak. Bu halimden de sıkılıp doğru bir soru sora bilirsem bataklığımdan çıkıp ‘merhaba’ diyebilirim… O zamana kadar hiçbir şeye inanmıyorum herkesten nefret ediyorum. Büyük nefretimi aşka dönüştürüne kadar elveda…

Pek önemli konular şeysi…

Ülkenin yine ortak acıyı paylaştığı (söz meclisten dışarı) instagram paylaşımları, bir kaç lanet, bakalım bakalım o sanatçı iptal etmiş mi etkinliği, etmediyse hemen lanete yorum yazalım ama ben siyah bir fon üstüne kırmızı bayrağı koyayım üstüne de vatan sağolsunlar döşeyeyim… Hemen arkasından içtiğim kahveyi ‘story’ e atayım bir sonraki paylaşımım da hafta sonu gittiğim yerde olsun… Vatandaş olarak hiçbir şeyden haberim yok benim derdim asgari ücret ve daha fazlası ile. Benim derdim babamın desteği ile aldıklarımda ve alamadıklarımla. Kendi başıma başarma kavramını ‘okul bitirmeye’ bağlıyorum. Müslüman olduğumu biliyorum ama kitap bana ne öneriyor ne söylüyor bilmiyorum. Çünkü hiç vaktim yok bunları anlamaya uğraşmaya. Müslümanlık uzak bir tarih çok karışık kafa yoramam. Atatürk’ü hiç sorma kardeşim cumhuriyet tarihi de almış başını gitmiş ‘Allah razı olsun onlara’ ama benim kafam almaz oturup iki şey okumayı. Ben gerçekten bu dünyaya insan görünümlü parazit olarak geldim ve sürekli tüketimi normal sanıyorum. Kafamı açan biriyle görüşmek ve konuşmak ilk 5 dk iyi geliyor ama sonra onun söylediklerini almıyor beynim çünkü aramızda kalsın hasetleniyorum. Bazen tüm bunlar bile umurumda değil çünkü benim hayatımda ‘ben’ yeterim. İtiraf ediyorum tüm hayatımı böyle tüketip 80 yaşında ölmek istemeyeceğim. Bana kimse dokunamayacak ama ben böyle olduğum daha bilinçsiz daha çok tüketen bir nesil getireceğim arkamdan ve uğraşın durun çok bilmeye ve hiçbir şey bilmediğini iddia etmeye çalışanlar. Kusura bakmayın pek önemli konu şeysileriyle sadece paylaşım yaparak ilgileneceğim vicdanımı rahatlatacağım başıma kötü birşey gelmeyecek gelse de anlamayacağım için sorun yok zaten… Sende orda kendini yıprat dur bu dünya bana güzel sana tu kaka olacak ve yazık sen bu önemli konu seysileri ile uğraşırken ben ohooo neler yapıyor ve yapamıyor olacağım. Neyse en kötü sana delirmiş ya da çılgın der kendine tüm bunlarla uğraşırken sen daha da kötü hissettiririm. Ya seninle beni kıyaslamaya kalkarsak işimiz uzun sürer. İkimizi birlestirmese bile birleştiren bir acı var. Canları hiçler uğruna gitmesin diye dua ettiğimiz ortak birileri olsun en azından. En azından seninde benimde başıma gelirse diye kolay anladığımız ortak bir acımız var son günlerde. Şehit olan babalarımız, kardeşlerimiz, kocalarımız, evlatlarımız var. Allah’tan rahmet sevdiklerine, ailelerine sabır diliyorum…

Sulu gözlerin hiç ağlamadığını iddea etmesi

Beni tanıyanlar bilir her arkadaş olduğum insanlarla dertleşirken de hep bundan dert yanarız. Biz her zaman deriz ki empati (eşduyu) bizi mahvediyor… Ama zaten empati sayesinde hiç bilemeyeceğim kadar çok insanla konuştum. Geçen gün kahve içerken yanıma gelen serserinin benden ve arkadaşımdan para isterken onu sorgulamam da benimde ona dert yanmam da empati sayesinden. Büyük şehirlerde hele ki İstanbul’da yaşayanlar bilir böyle ‘serseri’ gençlere çok cevap verilmez. Takı verir kafayı sana hele ki farklı cinsten ise yandın. Ama ben onu anlıyorum. Oda beni anlıyor ki ‘sana verecek param yok’ dediğimde. Tehdit bile etmiyor, uzatmıyor çünkü oda çok iyi anlıyor biliyor asıl serserinin kim olduğunu bu savaşta ben kazanmış olabilirim diye düşündüm. Sonra yine düşündüm. Tekrar düşündüm. Çok düşündüm. Bu kadar düşündüğüm için gözlerim doldu. Dedim ki neden böyle serseri olan insanlar serseri görünmeyen bir kızın ne kadar serseri olduğunu anlayacak kadar hızlı yapıyor bu işi. Bu kadar empati sayesinde İNSAN TANIMA konusunda yetenekliyken (çünkü bir insanı tanımak öyle anlattığım kadar kolay değil bilirsiniz) neden o çocuk yan kesici oluyor. Ağladım durdum. Onun seçimlerine, mücadelesine, düşüncesine… Bu kadar çok ağladığımda tek bir sebep olmuyor. Film izlerken ağladığım zamanlarda filme ağlamıyorum ben. Sonra bir geri zekalı gelip diyor ki ‘geri zekalı mısın gerçek değil niye ağlıyorsun’ bende o geri zekalıya cevap vermesem de içimden şöyle diyorum ‘ geri zekalı gerçeklerini bildiğim ve bana bunları hatırlattığı için bu kadar ağlıyorum ‘ … Ben sulu gözlü değilim mesela hiç sevgilimden ayrıldım diye ağlamadım. ( Bunun sebeplerini yazmayacağım ) Ağladığımız zamanlar denk gelir sadece insan sadece o duruma ağlamaz ne yazık ki zaman o ana denk gelmiştir…

M.S. Tam 2020 Yıl

Her şey aklınıza gelebilecek; her şey yaşanalı çok oldu tam 2020 yıl yaşamış olduk. Acılar, mutluluklar, hastalıklar, gerileme, ilerleme… Upuzun bir liste yapabiliriz. Mesela benim hayatım 1997’de başlamış olabilir ama ben var olana kadar tarih neler neler yazdı. Mesela babaannem doğalı neler neler yazıldı. Bu kimsenin doğmuş hikayesi değil. Hepimizin unuttuğu ufak bir şey olabilir mi? Kaybedecek neyimiz var? Şöyle sormak daha doğru belkide. Hayatını adadığın görüşlerin, hedeflerin, evin, araban tüm hayatını verebilecek kadar değerli mi? Ya da bu değer yargılarını sana zorla öğretmiyorlar mı? Baksana ben sadece İsa’nın doğumundan sonraki yılı söylüyorum. İsa’dan sonrası ile görebiliyoruz. Bunun öncesinden hiç bahsetmeyeceğim orada da neler neler yaşandı… Tek farkımız belki de bilgiye ulaşmamızın hızı, kolaylığıdır. Agnostik bireylerin artışının sebebi budur belki. Ya çok bildiğinden ya neler nelerden… Sosyolojik, psikolojik, tarihi yönden ya da felsefeden yazılar yazmak haddime değil. Ama bir tek bana mı oluyor hiç bir görüşe sahip olmayıp insanlığa inanan merak ediyorum. Şimdi Anarşizm falan diye düşünmeyin. Mesela son yıllarda benim gibiler var diye ‘evrimci-ilahi görüş’ diye bir şeyler çıkmış. Ben hepsine ama hepsine yetişebilecek bilgide de değilim bir yer tutup oradan yürümek zorundaymışız gibi. Ben bunu karşıyım mesela bir insan aynı anda birden fazla yol seçemez mi? Hep idealist olup hayatın her saniyesi hızlıca değişirken yine de aynı yönde mi devam edeceğiz… Boş verin…